Sahabe Zeyd Bin Sabit Kimdir? Ölüm Tarihi ve Yeri : Hicri 42. 43. 45. Miladi 665 yıllarında elli küsür yaşlarında Medine’de vefât etti. Kabri, Cennetü’l-Baki de dir.
Sahabe Zeyd Bin Sabit

Sahabe Zeyd Bin Sabit Kimdir?

Baba Adı : Sabit bin Dahhak bin Zeyd bin Levzan.

Anne Adı : Nevvar bint-i Mâlik bin Muâviye.

Doğum Tarihi ve Yeri : Takriben Miladi 612. yılda Medine’de dün- yaya geldi.

Ölüm Tarihi ve Yeri : Hicri 42. 43. 45. Miladi 665 yıllarında elli küsür yaşlarında Medine’de vefât etti. Kabri, Cennetü’l-Baki de dir.

Fiziki Yapısı : Bilgi yok.

Eşleri : 1-Ümmü Cemil bint-i el-Mücellel. 2-Ümmü Cemil bint-i Kutbe bin Âmir. 3-Cemile bint-i Sa’d bin Rebi. 4-Amire bint-i Evs bin Muâz ve Ümmü veledleri

Oğulları : On yedi tane erkek çocuğu vardı.

Kızları : Sekiz tane kız çocuğu vardı.

Gavzeler : Hendek sonrası bütün savaşlara katıldı. Mekke’nin Fethi, Huneyn, Tâif Kuşatması gibi..

Muhacir mi Ensar mı : Medineli Ensâr dan dır.

Rivayet Ettiği Hadis Sayısı : 92 tane.

Sahabeden Kim ile Kardeşti : Hicret esnasında çocuk yaşta idi.

Kabile Neseb ve Soyu : Zeyd bin Sabit bin Dahhak bin Zeyd bin Levzan bin Amru bin Abd bin Avf bin Ğanm bin Mâlik bin en-Neccar el-Ensâri el-Hazreci, sonra en-Neccari dir.

Lakap ve Künyesi : Ebû Said, Ebû Sabit, Ebû Hârice, el-Kari, Ebû Abdurrahman, el-Mukri, el-Farzi, el-Kitâbü’l-Vayh, Hibrü’l-Ümme.

Kimlerle Akraba idi : Yezid bin Sabit’in kardeşidir.

Sahabe Zeyd Bin Sabit Hayatı

Asr-ı Saâdet’in meşhur sahâbilerinden biri olan Zeyd bin Sabit’in nesebi: Zeyd bin Sabit bin Dahhak bin Zeyd bin Levzan bin Amru bin Abd bin Avf bin Ğanm bin Mâlik bin en-Neccar el-Ensâri el-Hazreci sonra en-Neccari dir. Annesi; Nevvâr bint-i Mâlik bin Muâviye bin Adiy bin Âmr bin Ğanm bin Âdiy bin el-Neccar’dır. Künyesi;Ebû Said, Ebû Sabit, Ebû Hârice, Ebû Abdurrahman. Lâkabı ise, el-Karî, veya el-Mukri, veya el-Farzî veyahutta Kâtibü’1-Vahy, Hibrü’l-Ümme’dir.

Zeyd bin Sabit, takriben Milâdî 612 yılında Medine’de doğmuştur. Hicrî 42 veya 43 veyahut da en kuvvetli rivâyete göre; Hicrî 45. Miladi 665 yılında Medine’de vefat etmiştir.

Milâdî 617 yılında, Ensâr’dan Hazrec ile Evs kabileleri arasında meydana gelen Buas Savaşı’nda Zeyd bin Sabit’in babası maktul düştü. Bu sıralarda Zeyd henüz altı yaşlarında bir çocuk idi. Annesi tarafından yetiştirilmeye başlandı. Henüz küçük bir çocuk olmasına rağmen akıl zekâ ve dirayet bakımından Medine’de, âdeta etrafındakileri hayrete düşürecek kadar büyüktü. Müslümanlık Medine semâlarında henüz kendisini göster-meye başladığı sıralarda on bir yaşındaki Zeyd bin Sabit, zekâsı ve basireti sayesinde tereddüt etmeden İslâmiyet dinini kabul etti.

Bu sıralarda Resûlullah (s.a.v) tarafından Medine’ye muallim olarak Mus’ab bin Umeyr gönderilerek, Medineliler’e İslâmiyet’i neşr etmeye çalışıyor, kendisini ziyarete gelenlere tevhid akidesinin esaslarını açıklı-yordu. Zeyd bin Sabit, henüz bulûğ çağına ermeden Mus’ab bin Umeyr’in telkinleri karşısında İslâmiyet’i kabul ederek İslâmiyet’teki yerini adetâ belirtmiştir. Zeyd bin Sabit, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra ilk iş olarak Kûr’ân-ı Kerîm’i ezberlemeye başladı.

Bir taraftan ezberliyor, diğer taraftan da ezberlemiş olduğu âyet ve sûreleri Benî Neccâr’ın küçük yaşlarda olan çocuklarına da öğretiyordu. Kûr’ân-ı Kerîm’e karşı o kadar büyük bir muhabbeti ve sevgisi vardı ki, Resûlullâh (s.a.v), Medine’ye hicret etmeden önce yedi sûre ezberlemiş bulunuyordu. Resûlullah (s.a.v), Medine’ye hicret edib onunla karşılaşıb tanıştığı zaman Zeyd bin Sabit’in bu hâlini görüb büyük bir memnuniyet ile, takdir ve tahsîn le karşıladı.

Zeyd bin Sabit (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullah (s.a.v), Medine’ye geldiğinde beni kendisine getirdiler: Ey Allâh’ın Resûlü! Bu çocuk, Neccar Oğulları’ndandır. Sana indirilen Kûr’ân’dan on yedi sûreyi ezberledi!”dediler.

Onları bir kerede Resûlullâh’a okudum. Resûlullâh çok beğendi.

Yâ Zeyd! Yahudilerin dillerini ve yazısını yazmayı öğren, lâzım oluyor. Vallâhi ben Yahudilere yazdırdığım mektublara güvenemiyorum!” buyurdular.

Ben de hemen İbrâniceyi öğrenmeye başladım, ve aradan on beş gün geçmeden İbrâniceye vakıf oldum. Bundan böyle de Resûlullâh (s.a.v)’ın Yahudilere yazılacak mektublarını ben yazıyor, onlardan kendisine gelen mektubları’da ben okuyordum!”

Yine Zeyd (r.a)’den: Resûlullâh (s.a.v), bana şöyle dedi: Süryaniceyi biliyor musun? Bana Süryanice mektublar geliyor!” Hayır!”diye cevab verdim. Öyle ise bu dili öğren!”buyurdular.

Ben de on yedi gün içinde Süryaniceyi öğrendim.

Yine Zeyd (r.a) anlatıyor:

“-Resûlullah (s.a.v) : Bana çeşitli mektublar geliyor. Onları herkese okutmak istemi-yorum. İbrâniceyi (yahut Süryaniceyi) öğrenebilir misin?” diye sordu.

Tabi! Cevabını verdim! Ve, onyedi gün içerisinde Süryaniceyi öğrendim!”

Başka bir rivâyette ise şöyle nakledilir:Zeyd bin Sabit’in babası hicretten önce Buâs günü Evs ve Hazrec Kabileleri arasındaki çarpışmada öldürülmüştü. Zeyd bin Sabit, o zaman altı yaşlarında idi. Kendisi yetim olarak büyümüştü. Medinelilerin okur yazarları pek azdı. Resûlullâh (s.a.v), Bedir’de esir edilen Kureyş müş-riklerinden mali durumu kurtulmalık akçesi ödemeğe elverişli bulunma-yan her birisinin Ensâr çocuklarından on çocuğa okuma yazma öğrettiği takdirde serbest bırakılacaklarını bildirmişti. Zeyd bin Sabit, o zaman okuma yazma öğrenmiş olan Ensâr çocuklarındandı. Zeyd bin Sabit çok zeki idi. Çocuk iken onyedi sûre ezberlemişti.

Zeyd bin Sabit (r.a) der ki : Resûlullâh (s.a.v) Medine’ye geldiği sıralarda ben on bir yaşla-rında idim. Resûlullâh (s.a.v)’e arz edildim. Yâ Resûlallâh! Bu çocuk, Neccar oğulları’ndandır. Sana inen sûre-lerden on yedi tanesini ezbere okur!”dediler.

Kendilerine bir sûre okudum. Çok hoşuna gitti!

Zeyd’in o zaman Resûlullâh’a, Kaf sûresini okuduğu rivâyet edilir.

Resûlullah (s.a.v), Hicretin dördüncü yılında Zeyd bin Sabit (r.a)’a, Yahudilerin yazısını öğrenmesini emretti ve şöyle buyurdular:Ben, yazılarımı onların değiştirmeyeceklerinden emin değilim!”

Zeyd bin Sabit (r.a) der ki: Resûlullâh (s.a.v), bana: Ey Zeyd! Sen, benim için Yahudi yazısını öğren, çünkü vallâhi ben yazacağım şeyler hakkında Yahudilere itimad edemem onlara güvene-mem!”dedi.

Bunun üzerine ben de yarım ay geçmemişti ki onu öğrenmiş hatta onda maharet kazanmıştım. Resûlullâh (s.a.v)’in Yahudilerle yazışmala-rını ben yazar ben okurdum!”

Yine Resûlullâh (s.a.v), bana: Ey Zeyd! Sen Süryaniceyi güzelce okur yazar mısın. Çünkü bana Süryanice yazılar geliyor!”buyurdular.

Hayır yâ Resûlallâh! İyi okuyub yazamam!”dedim.Sen, onu iyice öğren!”buyurdular. On yedi günde onu da öğrendim

Veya: Ben de yarım ay geçmeden onu öğrendim ve hatta İbranice okuyub yazmakta maharet kazandım. Yahudilere bir şey yazacağı zaman onu Resûlullâh (s.a.v) için ben yazardım!”

Resûlullâh (s.a.v), bana: Sen Süryaniceyi de güzelce yazabilir misin? Zira Bana Süryanice yazılar geliyor!”dedi. Hayır yâ Resûlallâh!”dedim. Sen, onu da öğren!”buyurdular. On yedi günde de onu öğrendim!”

Bazı rivayetlerde: Ondokuz günde öğrendim!”der. Bunun üzerine Zeyd bin Sabit, Resûlullâh (s.a.v)’e gelen Süryanice yazıları da okurdu.

Zeyd bin Sabit (r.a) Bedir’de esir edilen Kureyş müşriklerinin okur yazar olanları tarafından kurtulmalık akçesi yerine Arabça okuma yazma öğretilen Ensâr çocukları arasında idi. Resûlullâh (s.a.v)’in yazılarından çoğunu Zeyd bin Sabit yazardı. Zeyd bin Sabit der ki:

Vahyi Resûlullâh (s.a.v)’in huzurunda yazardım bitirdiğim zaman: Yazdığını oku!”derdi.

Eğer, ondan yazılmayan bir şey kalmışsa ekletir fazla bir şey olursa onu da çıkarttırırdı. Zeyd bin Sabit vahiyden başka hükümdarlara veya şahıslara yazılacak yazıları da yazardı. 3

Zeyd bin Sabit on üç yaşlarında iken Bedir Ğazvesi meydana geldi. Ordu hazırlanıp Bedir’e doğru hareket etmek üzere iken Zeyd bin Sabit, orduya katılmak istedi. Onun bu hâlini gören Resûlullâh (s.a.v), Zeyd bin Sabit (r.a)’in bütün ısrarlarına ve azimetine karşı, yaşının küçük olduğunu beyân ederek ğazveye gelemeyeceğini söyledi ve bu sebeble Medine’de kalmasını emir buyurdular. O da emri Nebeviye uyarak Medine’de kaldı.

Bedir Savaşı sonrası esirlerden durumlarına göre 4000-3000-2000-1000 dirhem alınması, okur yazar olanlardan kurtulmalık akçe alındı. veremeyenlerden de Ensâr çocuklarına okuma yazma bilenler bilmeyen-lere okuma yazma öğretmeleri, hiç bir şeyi olmayanları da Resûlullâh serbest bıraktılar. İşte Zeyd bin Sabit bu şekilde okuma yazma öğrenen çocuklar arasında idi. 4

Zeyd bin Sabit (r.a)’in Uhud Ğazvesi’ne iştiraki hususunda ihtilâflar olmasına rağmen en kuvvetli rivâyet, yaşının yine bu ğazve’ye iştirak edecek kadar büyük olmadığıdır.

Hicrî 5. Miladi 627 yılında meydana gelen Hendek Ğazvesi’nde artık Zeyd bin Sabit’ın yaşı müsait olduğu için bu ğazveye iştirak etti. Müslümanların tamamen muhasara altında kalarak yiyecek sıkıntılarının çekildiği bir zamanda yapılan bu ğazvede Zeyd bin Sabit (r.a), pek büyük fedâkârlıklar göstermiştir.

Hendek kazılmasında, diğer sahâbe ile birlikte çalışmış, müdâfaa işinin bir an evvel bitmesi için elinden geleni yapmıştır. Hendek günü Hendekler kazılırken Zeyd bin Sabit toprak taşıyordu. Sa’d bin Muâz (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’in yanında oturuyordu. Zeyd’in çalışmasını görünce:

      “-Yâ Resûlallâh! Allâh’a hamd olsun ki, beni sağ bıraktı da sana iman etmek şerefini bana nasib eyledi! (Yani Zeyd’in babası gibi Câhiliye deki Buas Savaşları’nda ölmedim) Buas günü, bu çocuğun babası Sabit bin Dahhak ile boğaz boğaza boğuşmuştum!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v)’de: Fakat, Sabit bin Dahhak’ın oğlu ne iyi çocuktur!”buyurdular.

Zeyd bin Sabit (r.a)’in yorğunluktan bir ara gözlerini uyku bürümüş kendisini bir kenara bırakıb uykuya dalmıştı. Kalkanı oku yayı ve kılıcı yanında olduğu halde Hendek’de çalışmakta olan Müslümanlar Zeyd’ı rahatsız etmeye kıyamadılar. Onu, öyle bırakıb Hendeği kontrole gittiler. Uyuyan Zeyd’in yanına arkadaşı Umare bin Hazm geldi. Ona şaka yapmak için silahlarını aldı ve sakladı Zeyd’in bundan haberi yoktu. Zeyd uyanıb silahlarını göremeyince heyecanlanarak korkmuştu.

Silahlarım, silahlarım, onları kim aldı?!”diye sağa sola koştu. Zeyd (r.a) böyle koşuştururken, Resûlullâh (s.a.v), bu haberi almış ve onu yanına çağırmıştı, ona: Ey! Uykucu çocuk! Sen uykuya daldın, nihayet silahını da kaybet- tin. oldu mu böyle?!”

Zeyd (r.a), üzülmeye başlayınca Resûlullâh (s.a.v): Verin bu çocuğun silahını onun silahının nerede olduğunu bilen var mı?”diye sordu. Umare bin Hazm: Yâ Resûlallâh! Ben biliyorum. Silah benim yanımdadır!”dedi.

Resûlullâh (s.a.v): Zeyd’in silahlarını teslim et ve şakada olsa Müslüman’ı korkut-mayınız, herhangi bir şeyini alıb saklamayınız!”dedi.

Zeyd bin Sabit, okuma yazmayı iyice öğrendikten sonra Resûlullâh’a gelen vahiyleri yazmaya başladı. Vahiy kâtiblerinden olan Ubey bin Kâ’b bulunmadığı zaman, Resûlullâh (s.a.v), Zeyd bin Sabit’i çağırtır, vahyi ona yazdırırdı. Bir yanlışlığa veya eksikliğe meydan vermemek için, yazılan-ları da tekrar okuturdu. Gereken tashihi yaptırırdı. Zeyd bin Sabit, vahiy yazma esnasında şahid olduğu manevî bir haleti şöyle anlatıyor:

“-Resûlullâh’a vahy geldiği bir gün, yanında oturuyordum. O’nu bir ağırlık kapladı. Ağırlık kapladığı zaman, onun dizleri benim dizlerimin üzerindeydi. Allâh’a yemin ederim ki, hiçbir şeyi Resûlullâh’ın dizinden daha ağır bulmadım. Sonra O’ndab o hal gitti! Ve bana: Yaz, Ey Zeyd!”dedi.

Ben de bir kürek kemiği aldım. Nisa Sûresinin 95. âyetinin tamamı-nı sonuna kadar yazdım. Gözleri görmeyen bir zât olan İbn-i Ümmü Mektum, Mücahidlerin faziletini bu âyette duyunca kalktı ve: Yâ Resûlallâh! Gözleri göremeyen ve benzerleri gibi olanlardan, Allâh yolunda cihada gücü yetmeyenlerin durumları nasıldır?”dedi.

Allâh’a yemin ederim ki, onun sözü biter bitmez, Resûlullâh’ı tekrar bir ağırlık kapladı. Bu defa O’nun dizlerini ilkinden daha ağır buldum. Sonra o hal O’ndan gitti: Yazdığını oku!”buyurdular.

Yazdığım kısmı okuyunca: Özür sahibi olmaksızın!” Meâlindeki cümleyi okudu, bu kısmı o âyete kattım!”

Zeyd bin Sabit (r.a) anlatıyor: Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte camiye gidiyorduk. Resûlullah (s.a.v) adımlarını çok kısa atıyordu. Adımlarımı niçin kısa attığımı biliyor musunuz?” diye sordu.

Ben: Allâh ve Resûlü bilir!”dedim.

Kul, namaz kılmak istediği müddetçe namaz da sayılır da onun için!” buyurdular.

Zeyd bin Sabit, Resûlullâh (s.a.v) ile bir çok seferlere katıldı örneğin Hudeybiye Musalahası’na, Mekke Fethi’ne, Huneyn Ğazvesi’ne ve Tâif Muhasarası’na iştirak etmiştir. Hicri 9. Miladi 630 yılında Tebük Seferi-nde, Zeyd bin Sabit, Mâlik bin Neccâr’ın sancağını taşımakta idi. Sancak önceleri Ammâre bin Hazm’da iken, Resûlullâh, sancağı ondan alarak Zeyd bin Sabit’e vermiştir. Bunun üzerin Ammere bin Hazm şöyle sordu:

      “-Yâ Resûlallâh! Yoksa hakkımda bir şey mi duydunuz?!”

      “-Hayır, ancak Kûr’ân Mukkaddemdir!(yani Zeyd bin Sabit Kûr’ân’i iyi bildiği için sancağı senden alıb ona verdim)” buyurdular. 7

Zeyd bin Sabit, Resûlullâh (s.a.v) ile birlikte Vedâ Haccı’nda bulun-duktan sonra Medine’ye geri dönmüş ve Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtını görmüştür. Resûlullah’ın vefâtından sonra Benî Sâide Sakifesi’nde (yâni gölgeliğinde) Ensâr toplanarak aralarında hilâfet konusunu tartışıyorlardı. Bütün gaye Hazrec’den Sa’d bin Ubâde’yi hilâfete getirmek idi. Kısa bir müddet sonra, ashâb’dan birisinin haber vermesi üzerine oraya Hz.Ebû Bekr, Hz.Ömer, ve Ebû Ubeyde bin Cerrah, geldiler. Uzun bir müddet münakaşalar cereyan etti. Zeyd bin Sabit’de burada bir konuşma yaparak:

      “-Resûlullâh (s.a.v) muhacirinden idi. Biz nasıl Resûlullâh (s.a.v)’ın Ensâr’ı idiysek, muhacirinden olan imamın da Ensârı olmalıyız!”dedi.

Bu sözler ve bu müdahale bütün Ensâr üzerinde etkili tesîr gösterdi. Ve ihtilâfın ortadan kaldırılmasına yardımcı oldu. Onun bu güzel hâlini gören Hz.Ebû Bekir (r.a), onu takdir ederek ve son derece memnun bir vaziyette onu methi senâ etti.

Zeyd bin Sabit (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’ın vefâtından sonra hilâfet makamına, geçen birinci halife Hz.Ebû Bekr (r.a) devrinde meydana gelen irtidat olaylarından dolayı mürtedetlerla yapılan savaşlara iştirak etmiştir. Yemâme’de yalancı peyğamber Müseylemetü’l-Kezzâb ile yapılan Akraba mevkiindeki çok kanlı olan savaşta büyük yararlıklar gösterdiği gibi bir ok yarası ile de yaralanmıştır.

İslâmiyet’in meydana getirdiği ilim ve fennin içinde başta geleni kırâat ilmidir. Zeyd bin Sabit (r.a), bu ilimde yüksek payeyi hâiz olarak bütün ashâbın takdirini kazanmıştır. Ma’lûmdur ki, Kûr’ân-ı Kerîm bütün Müslümanlar için Aslü’l-Usûl’dür. İlâhî bir Kitâb dır. Bu Kitâb’da, İslâm dîninin bütün esasları, telkînâtı, tebliğatı ve itikadı bulunmaktadır.

Zeyd bin Sabit (r.a), Kûr’ân-ı Kerîm’i ilk defa bir Mushaf hâlinde toplamak ve yazmak şerefine erişerek bugüne kadar gelmesinde en şerefli, en itibarlı ve en büyük rolü oynamıştır. Ma’lûmdur ki, Zeyd bin Sabit (r.a) Resûlullâh (s.a.v)’in vahiy kâtiblerinden biri idi. Ayrıca hıfz sahasında en kuvvetli hafızlardan biri idi. Resûlullâh (s.a.v)’e, irtihâlinden önce bütün Kûr’ân-ı Kerîm’i baştan aşağıya okuyub hatm ederek, ezberindekilerin tamamen vahyi ilâhînin bütünü olduğunu tasdik ettirmiştir.

Resûlullâh (s.a.v) zamanında vahy olunan Kûr’ân-ı Kerîm âyet ve sûreleri kürek kemikleri, deriler, düz taşlar, yapraklar ve kumaşlar üzerine yazılıyordu. Herkes yazdığını evinde sakladığı gibi kısmen de olsa ezber-liyor du. Resûlullâh (s.a.v)’in irtihâli sırasında Kûr’ân hafızlarının sayısı oldukça fazla idi. Ancak, irtidat olayları sebebiyle meydana gelen savaş-larda, bilhassa Yemâme Savaşı’nda hafız sahabelerin bir çoğu şehâdet mertebesine ermiş ve Kûr’ân-ı Kerîm’i ezberinde bulunduranların sayısı bir hayli azalmıştı.

Bu felâketi derinden duyan Hz.Ömer (r.a), Müseyleme ile yapılan Yemâme Savaşları gibi birkaç tane daha savaş yapıldığı takdirde elde hiç Kûr’ân-ı Kerim hafızı kalmayacağını düşünerek haklı olarak endişelendi. Bu vaziyet ise Müslümanların Kûr’ân-ı Kerîm’i kaybetmeleri gibi büyük bir tehlike doğuracaktı. Onun için Hz.Ömer, hemen, Halife Hz.Ebû Bekr’e müracaat ederek bütün Kûr’ân-ı Kerîm’in bir cilt hâlinde toplanmasını istedi ve bu husûsda emir vermesini rica etti. Halife Ebû Bekr (r.a)’e:

      “-Yemâme’de birçok hafızlar şehid oldular! Hafızların başka harb-ler de aynı hâle uğramalarından ve bu yüzden Kûr’ân-ı Azîmü’ş-Şân’dan bir şeylerin kaybolmasından endişe ediyorum! Bu sebeb’den Kûr’ân’ın cem’ine derhal mübaşeret olunmasını zarurî görüyorum!”dedi.

Bu sözler halife Ebû Bekir’i oldukça düşündürdü. Zira ashâb-ı kirâm Resûlullâh (s.a.v)’e o kadar bağlı idi ki, O’nun yapmadığı bir şeyi yapmak hususunda tepki gösterebilirlerdi. Bundan dolayı Hz.Ömer’e:

      “-Yâ Ömer! Resûlullâh (s.a.v)’in yapmadığı bir işi ben nasıl yapa-bilirim ki?”dedi.

Hz.Ömer, fikrinde ısrar etti. Ve bu husûsta ki şartları ortaya koydu. Nihayet halife Hz.Ebû Bekr’i razı etti. O da hemen hâfız-ı Kûr’ân, vahiy kâtiblerinden ve hıfzını en son olarak Resûlullâh (s.a.v)’e dinletib O’nun onayını almış olan Zeyd bin Sabit’i çağırttı. Hz.Ömer’in yanında ona:

      “-Ey Zeyd! Sen, genç ve akıllı bir adamsın. Senin medâr-ı töhmet olacak hiç bir hâlin yoktur. Resûlullâh (s.a.v)’in hayatında O’nun vahiy kâtibi idin. Sen, Kûr’ân-ı Kerîm’i tetebbu’ et! Kûr’ân’ın herbir âyetini ara, tara ve, cem’ et!”dedi.

Bu emir karşısında, Zeyd bin Sabit, halife Hz.Ebû Bekr’e:

      “-Sen, Resûlullâh’ın yapmadığı bir işi nasıl yapacaksın?”dedi.

Bu işin ağırlığını takdir eden Zeyd bin Sabit (r.a), teklifi kısa bir müddet zihninden geçirdikten sonra:

      “-Kâsem ederim ki, bana bir dağı yerinden kaldırmayı teklif etmiş olsalardı, Kûr’ân-ı Kerîm’i cem’ etme işi kadar bana ağır gelmezdi!”dedi.

Daha sonra, Zeyd bin Sabit, işi derin, derin düşündü. Nihayet bu işe aklı yattı. Ve vazifeyi deruh’de etmeyi kabul etti.

Başka bir rivayette: Zeyd bin Sabit (r.a) şöyle anlatıyor:

“-Yemâme Savaşı’ndan sonra, halife Hz.Ebû Bekir, beni çağırttı. Gittim. Yanında, Hz.Ömer de vardı, bana şöyle dedi:

      “-Ömer ibn-i Hattab bana gelib, Yemâme Savaşı’nın çok şiddetli ve bir çok hâfızların hayatlarını kaybettiklerini söyledi. Başka hafızları’nda hayatlarını kaybetmelerinden, böylece de Kûr’ân’ı yitirmekten korkuyor-um. Bunun için, Kûr’an âyetlerinin bir araya toplanmasına karar verdim!”

Bunun üzerine ben, Hz.Ömer’e dönerek: Resûlullâh’ın yapmadığı şeyi biz nasıl yaparız?”dedim. Hz.Ömer (r.a): Vallâhi bu daha hayırlıdır. Yapılması elzemdir!”dedi. Aradan çok zaman geçmeden benim içimde de aynı istek belirdi ve Ömer (r.a)’ın doğru söylediğini anladım. Hz.Ömer, halife Ebû Bekr’in yanına oturmuş, konuşuyordu. Halife Ebû Bekir, bana: Yâ Zeyd! Sen, akıllı bir gençsin. Sana güvenimiz var. Hem sen, Resûlullâh’ın vahiy kâtibliğini de yaptın. Bunun için Kûr’an toplama işini sen üzerine al!”dedi.

Vallâhi, bana bir dağı al sırtında taşı, deselerdi bu, Kûr’an toplama işinden daha kolay olurdu! Ben de derim ki: Peki, Resûlullâh (s.a.v)’ın yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?”

Bu, gerçekten çok hayırlı bir iş!”dedi.

Halife Hz.Ebû Bekr, bu işi üzerime almam için ısrar ederken, aniden Allâh, gönlümü açtı, ve aynı duyğu bende de belirdi. Ben de onların görüşlerine katıldım ve Kûr’an âyetlerini toplamaya başladım. Beyaz taşlara, kürek kemiklerine, ve hurma kabuklarına yazılanların hepsini topladım. Kûr’an-ı ezberleyib hafızalarına nakş edenleri de çağırdım. Sadece, Berâe Sûresi’nin son iki âyetini yalnız Huzeyme bin Sabit el-Ensâri biliyordu. Başka bilen yoktu. O âyetler de şunlardır: Size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntı ve dara düşmeniz ona ağır gelir. Sizin hidayet ve saadetinize düşkün, bilhassa Mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer yola gelmez-lerse, de ki: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah bana yeter. Ona güvendim. O, arş-ı âlânın sahibidir!” 8

Toplanan Kûr’ân-ı Kerîm âyetlerini halife Ebû Bekir’e teslim ettim. O, vefât edince bu emaneti Hz.Ömer teslim aldı. O da, vefât edince, kızı Hz.Hafsa teslim aldı!”

İkinci halife Hz.Ömer zamanında Zeyd bin Sabit (r.a), kibâr Ashâb arasında idi. Halife Hz.Ömer’in kaza işleri ile meşğuldü. Bu arada bâzı savaşlara iştirak ediyordu. Nitekim Miladi 636 yılında yapılan Yermük Savaşı’na iştirak etmiş ve alınan ğanimetleri bizzat kendisi dağıtmakla görevlendirilmişti.

Halife Hz.Ömer devrinde, Zeyd bin Sabit (r.a), Medine kadılığına tâyin edildi. Bu vazifeyi En iyi ifa eden Zeyd bin Sabit (r.a), kendisine müracaat eden Hz.Ömer’in bile dâvalarını halletmiştir. Şâbi anlatıyor:

“-Hz.Ömer’le Übey bin Kâ’b arasında anlaşmazlık vardı. Hz.Ömer: Aramızdaki bu meselenin halli için bir hakem seçelim!”dedi. İttifakla Zeyd bin Sabit’i hakem seçtiler. Yanına gittiler. Hz.Ömer:

Aramızdaki meseleyi halletmem için sana geldik!”dedi. Bütün davalar onun evinde halledilirdi. İçeri girdiklerinde Zeyd bin Sabit, Hz.Ömer’in altına minder sererek yanına oturtmak istedi. Hz.Ömer: Bu şimdi vereceğin hükümde, yaptığın ilk adaletsizliktir. Ben has-mımla beraber oturacağım!”dedi.

Übey bin Kâ’b iddiasını ileri sürdü. Ömer (r.a) kabul etmedi. Zeyd bin Sabit, Ubey bin Kâ’b’a: Halife’yi yeminden muâf tut. Halife’nin dışında bir kimse için böyle bir teklifte bulunmam!”dedi.

Buna rağmen Hz.Ömer yemin etti. Sonra da yemin ederek: Ömer ile herhangi bir Müslüman’a yanında eşit muamele yapma-dıkça Zeyd’e dava götürülmemelidir!”dedi. 10

Hz.Ömer şunu demek istiyordu: Zeyd bana çok kıymet verdikçe… Kabisa bin Züeyb bin Halhale’den: Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali’nin Medine’de kaldığı süre içinde kaza, fetva, kıraat ve feraiz müessesesinin reisi Zeyd bin Sabit (r.a) idi.

Bundan sonra Muâviye’nin Hicretin 40. yılında devlet reisi oluncaya kadar beş yıl daha aynı vazifede kaldı. Hicri 45 yılında vefat edinceye kadar bu vazifeyi yapmaya devam etti!” 11

Kâsım’dan:

“-Hz.Ömer (r.a), her sefere çıkışında Zeyd bin Sabit’i yerine vekil olarak bırakırdı. Bazı kimseleri civar memleketlere gönderir, onları önem-li memuriyetlere tâyin ederdi. Bazen de kendisinden bazı zevâtın idareci olması taleb edilirdi ve:

Zeyd bin Sabit’i niçin bir yere tâyin etmiyorsunuz?”denildiğinde Halife Hz.Ömer (r.a) şöyle derdi: Zeyd’in değerini ben de biliyorum. Fakat, halkın aralarında vuku bulan ve başkalarının çözemediği meselelerde. Halk Zeyd’e muhtaçtır!” 

Bu vazifeyi, Zeyd bin Sabit, Hz.Ömer zamanında üç kere deruhde etti. Hz.Osman zamanında da aynı şekilde Zeyd bin Sabit (r.a), Medine’de kaymakamlık yapmıştır. Hz.Ömer (r.a), kendi yerine Zeyd bin Sabit (r.a)’i vekil olarak bıraktığı zaman bütün muhaverelerinde onu kendine eşit olarak kabul edib: Ömer ibn-i Hattâb’dan, Zeyd bin Sabit’e!”diye yazardı.

Diğer taraftan halife Hz.Ömer, Zeyd bin Sabit’i çok takdir ederek onu Beytü’l-mâl’ın emini yapmıştı. Hz.Ömer (r.a) şöyle derdi: Feraizden bir şey sormak isteyen Zeyd’e gitsin!”

Zeyd bin Sabit (r.a) ilimde son dereceye varmıştı. Kaza’da, fetva’da, kıraat’te, feraiz’de, mütehassıstı. Hz.Ömer ve Hz.Osman bu ilimlerde hiç kimseyi Zeyd (r.a)’e tercih ve takdim etmezlerdi. Zeyd bin Sabit kıratta Hz.Ali ile tam bir mutabakat halinde idi. Yalnız “Tabut” kelimesinin sonunu Hz.Ali (t) ile Zeyd bin Sabit (h) ile kıraat ederdi.

Zeyd bin Sabit (r.a), hilâfet makamının en etkili bir yardımcısı idi. Hz.Osman devrinde, onun en yakın mu’temedi idi. Hz.Osman âleyhine fitne ve fesad kasırğası esmeye başladığı zaman, Zeyd bin Sabit, açıktan açığa Hz.Osman (r.a), tarafını tutmuştur. Onun sıkışık durumunu gördüğü zaman Ensâr’a karşı bir konuşma yaparak: Ey Ensâr! Siz ikinci defa Allâh’ın yardımcıları olunuz!”diyerek bütün Ensâr’ın Hz.Osman’a yardım etmelerini sağladı. Hz.Osman (r.a) zamanında ise Medine’de ikamet ediyordu. Fitne ve fesad olayları zuhur edince, müfsid kişilere karşı cebhe alarak açıkça Hz.Osman’ı desteklemiştir.

Ebû Abdurahman es-Sülemî anlatıyor: Hz.Osman (r.a)’a bazı âyetleri okuyub, yanlışlarımı düzeltmesini istedim. Bana: İsteğini yerine getirmem halinde, devlet işleriyle ilgilenmekten beni alıkoymuş olursun. Zeyd bin Sabit’e git. O bu iş için daha müsaittir. Ona oku. Benim kıraatimle onun kıraati birdir. İkimizin arasında bir fark yoktur!”dedi.

Hz.Osman zamanında Azerbaycan fütuhatına çıkan Irak ve Suriye askerleri arasında kırâet bakımından ihtilâf vukuâ gelince, Sahabiden Huzeyfetü’l-Yemân-i durumu halife Hz.Osman (r.a)’a bildirdi. O da, diğer mukaddes kitaba inananlar gibi bir ihtilâf olmasın diye, Mushaf-ı Şerif’i Hz.Hafsa’dan alarak Zeyd bin Sabit (r.a)’in başkanlığında Abdullah bin Zübeyr, Saîd bin el-Âs, Abdurrahmân bin Hâris bin Hişâm’dan müteşek-kil bir ilmi heyet tertib ederek eldeki mevcut Nüshanın çoğaltılmasını ve Kureyş lehçesi üzerine imlâ edilmesini emretti. Böylece altı nüsha olarak çoğaltılan Kûr’ân-ı Kerîm, eyâletlere gönderilerek onların da aynen teksir edilip vilâyetlere gönderilmesi sağlandı.

Zeyd bin Sabit (r.a), kırâat ilminde de üstâd idi. Hz.Ömer (r.a), onun kırâati ile Ubey bin Kâ’b’ın kırâatini karşılaştırır ve Zeyd bin Sabit’in kırâatini tercih ederdi. Çünkü onun kırâati Kureyş kırâatine mutabık idi.

Halife Hz.Ali (r.a) zamanında ise Medine’den ayrılmadığı gibi, fitne ve fesad olaylarından duymuş olduğu büyük üzüntü neticesinde bir köşeye çekilerek olayların akışını seyretmiştir.

Zeyd bin Sabit (r.a), kırâat, ferâiz, kaza ve fetva ilimlerinde son derecede bilgili ve değerli idi. Kûr’ân-ı Kerîm ilminde “Ehl-i Rusûh” âlimlerdendi. Kûr’ân-ı Kerîm’de medh edilen “Ve’r-Râsihûne fi’l İlm” pâyesine erişenlerden biri de Zeyd bin Sabit idi.

Her insan fanî olduğu gibi, Zeyd bin Sabit’de nihayet bin insan ve fânî idi. Ancak, yeryüzünden göçtükten sonra unutulanlar olduğu gibi unu-tulmayanlar da vardır. Unutulmamak, en büyük bahtiyarlıktır. Bunu sağlamak için de geride birtakım daimî olabilecek şeyler bırakmak lâzımdır. Bunların en başında iyi ve faydalı eserler gelmektedir.

Bunlar ne kadar iyi ve ne kadar faydalı olursa o insanın ismi de o nisbette uzun zaman yaşar. İşte, Zeyd bin Sabit (r.a)’de hayatında büyük işler başaran, büyük hizmetler ifâ eden ve büyük eserler bırakanların en başında gelenlerdendir. Onun îfa etmiş olduğu hizmetler, bizim tarafı-mızdan sözle ifâde edilemeyecek kadar büyüktür. Bu hizmetlerin içinde ümmeti ıslah hususunda ğayretleri, yerinde ve zamanında müdahalelerle işleri yoluna koyma çabaları olduğu gibi çeşitli ilim sahalarında ismini unutulmazlar arasında zikrettirmek’de vardır.

Zeyd bin Sabit (r.a), hadîs ilmine de hizmet etmiştir. Bu sahada pek az rivâyet yapmıştır. Râfi’ bin Hudeyd’in: Ekilen topraklarınızı kiralamayınız!”Mealindeki hadîs rivâyetinin bilâhare nehy edildiğini Zeyd bin Sabit beyân etmiştir.

Zeyd bin Sabit, bulunduğu meclis de bir hadîs-i şerîf takrir edildiği zaman onu derhal tasdik ve teyid ederdi. Rivâyet etmiş olduğu hadîslerin çoğunu bizzat Resûlullâh (s.a.v)’den rivâyet ederdi. Daha sonra Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer ve Hz.Osman’dan da hadîs rivâyetlerinde bulunmuştur. Râvîleri arasında ashâb-ı kirâm’ın ileri gelenleri ile tabiînin ileri gelenleri bulunurdu. Bütün hayatınca doksan iki tane hadîs-i şerif rivâyet etmiştir. Bunlar, azolmakla birlikte öz idiler. Zira mevsuk hadîsleri rivâyet etmiştir.

Zeyd bin Sabit (r.a), fıkıh sahasında da çok üstün idi. Bu sebeb’den dolayı gerek Hz.Ebû Bekir, ve gerekse Hz.Ömer zamanında iftâ makamına getirilmişti. Ferâiz alanında geniş bilgisi vardı. Bu ciheti Resûlullâh’da takdir ederek şöyle buyurmuşlardır: Ümmetimin içinde ferâizi en çok iyi bilen Zeyd bin Sabit’tir!”

Bu hadîs-i şerîf onun bu ilimdeki rüsûhunu ifâde etmek için yeterli delildir. Ayrıca Hz.Ömer, Câbiye’de bulunduğu zaman îrad etmiş olduğu bir nutukta, ferâizden bir şey sormak isteyenlerin Zeyd bin Sabit (r.a)’a, müracaat etmelerini beyân etmişlerdir. Ferâiz ilmi son derecede müşkül bir ilimdir. Zira Kûr’ân-ı Kerîm’de miras ve vasiyete müteâllik ahkâm son derece muhtasardır. Bu muhtasarı bihakkın açmak ve ortaya koymak da o derecede zordur. Zeyd bin Sabit, bu zor işi başararak mirasa ait en ince teferruatı yazmak şerefine erişen ve bu ilme bir haysiyet veren sahabedir. Bu işi de, Hz.Ömer devrinde yapmıştır.

Hz.Ömer (r.a)’in oğlu Abdullah İbn-i Ömer’de babası gibi Zeyd bin Sabit’e büyük hürmet gösterirdi. Medine’de bulunan Ashâb-ı Kirâm bir fetva verecekleri zaman önce: Zeyd bin Sabit, bu husûs da ne demiştir?”diyerek onu sorarlardı.

O, Medine’de fetva âleminin mercii idi. Onun fetvaları bir araya toplandığı zaman büyük bir kitab ederdi. Saîb bin Müseyyib bile onun kavli dairesinde hareket ederdi. Ashâb içinde fıkıh sahasında dört kişi temayüz etmiştir: Zeyd bin Sabit, Abdullah bin Mes’ûd, Abdullah İbn-i Ömer, ve, Abdullah İbn-i Abbas. Bütün dünyaya yayılan fıkhın kaynağı bu dört büyük sahabeden intişâr etmiştir.

Fakîh Ashâb-ı Kirâm’ın iki meclisi vardı. Biri Hz.Ömer’in meclisi, diğeri de Hz.Ali’nin meclisidir. Zeyd bin Sabit, Hz.Ömer’in meclisine dahil idi. Burada en müşkül fıkh-i meseleleri münazara edilerek hal yolu bulunurdu. Zeyd (r.a), Mescid-i Nebevî’ye geldiği zaman her müşkül ona sorularak cevabı alınırdı. Zeyd bin Sabit (r.a), İbranîce ve Süryânîce’yi okuyub yazan ender sahabeden biriydi. Bâzılarına göre Rumca, Habeşce ve Mısırlıların konuştukları yerel dilleri de çok iyi biliyordu. Zira kendisi-nin dil öğrenmek hususunda çok büyük bir kabiliyeti vardı. Bu, hususta Resûlullâh (s.a.v)’ın teklif ve tavsiyelerini alması, onun için bir nevi dua kabilinden olmuş olması en büyük etkendi.

Zeyd bin Sabit (r.a), Resûlullâh (s.a.v)’e karşı büyük bir muhabbet beslerdi. Bu sebeb’den dolayı her gün sabah namazlarında O’nun arka-sında olurdu. Sünnet-i Nebeviyye ittibâ etmeyi, emr-i bi’1-Mâ’rûfa riâyeti, ümerâya nasihati, dinî gayreti ve hamiyeti ile temayüz etmişti. Câhiliyye hâmiyetinden kendisini tamamen kurtarmış, ter temiz, ağırbaşlı değerli bir sahâbî idi. Kendini tamamıyla hamiyet-i İslâmiyye’ye vermişti.

Zeyd bin Sabit (r.a), bir gün Medine çarşısında Şurahbil bin Sa’d’ın çarşıda bulunduğu sırada bir kuşu elinden alarak saldıktan sonra ona:

      “-Sen, Resûlullâh (s.a.v)’in iki kara taşlık arasını haremleştirdiğini bilmiyor musun?” demişti.

Zeyd bin Sabit (r.a)’den: Bana bir şey sorulduğunda böyle bir olayın meydana gelib gelme-diğini öğrenmeden cevab vermezdim. Eğer meydana gelmemişse bir şey söylemezdim. Ortada böyle bir olay varsa görüşümü söylerdim, Yine bir defasında bir soru sorulmuştu:

Böyle bir şey oldu mu?”dedim. Ey Ebû Said! Olmadı, ama ilerde lâzım olur diye soruyoruz!” Bırakın böyle bir şey olduğu zaman cevab veririm!”dedim. Ammar bin Ebi Ammar anlatıyor: Bir gün Zeyd bin Sabit, atına binmişti. Bunu gören Abdullah İbn-i Abbas hemen onun atının yularını tuttu. Zeyd bin Sabit: Ey Resûlullâh’ın amcasının oğlu! Bineğimin yularını bırak!”dedi.

Abdullah İbn-i Abbas (r.a): Bize, büyüklerimize ve âlimlerimize, böyle davranmamız emir edildi!”diye karşılık verince. Zeyd bin Sabit (r.a): Elini bana uzat!”dedi.

O da elini uzatınca Zeyd bin Sabit, İbn-i Abbas’ın eline sarılarak, elini öptü ve: Bize’de Resûlullâh’ın Ehl-i Beytine bu şekilde davranmamız emr edildi!”dedi.

Abdullah bin Dinar el-Behrani’den: Zeyd bin Sabit (r.a), Übey bin Kâ’b (r.a)’a şu mektubu yazdı: Allâh, dili, kalbe tercüman olarak yarattı. Kalbi, dilin kendisine boyun eğdiği ve dile ilham veren bir kab, bir kontrolcü yaptı. Kalb, dilin üstünde olduğu zaman yapıcı ve doğru söz çıkar. Dilde sürçme ve kayma olmaz. Kalbi dilinin önünde olmayan kimseler, bilim sahibi olamazlar. Kişi, sözü diline bırakır, ve, kalbine muhalefet ederse kendisini rezil eder. Kişi, sözünü, hareketleri ile tatbik ederse, o zaman yerinde ve doğru konuşmuş olur. Çok konuşub da konuştuklarını yapmayandan daha cimri kim olabilir? Çünkü bu durumda dil, kalbin önünde bulunmuş olur.

Söylediğini fiili ile tasdik etmeyen kişi de şeref ve haysiyet olur mu? Söylediğinin gerçek olduğunu ve söylediği anda, söylediğini yapmasının kendisi için bir vazife olduğunu bilir. Başkalarının ayıplarını araştıran ve kendi ayıbını hafife alan, emredilmeyeni yapan gibidir! Vesselâm!”

Dört halife onun kadir ve kıymetini çok iyi bilir ve takdir ederlerdi. Muâviye bin Ebû Süfyan bile ona karşı son derece hürmetkâr olub büyük itibar gösterirdi. Medine valisi meşhur Mervan bin Hakem gibi biri dahi onun sözünü dinler ve ondan sakınırdı.

Muâviye’nin bin Ebû Süfyan devrinde Hicri 45. Miladi 665 yılında Medine’de elli küsur yaşlarında iken vefat etti. Onun vefat haberi, başta Medine valisi Mervan bin Hâkem olmak üzere, bütün Medine muhitini teessüre boğmuştur. Medine’liler bu büyük sahabenin vefâtından dolayı çok mahzun olub üzüldüler.

Zeyd bin Sabit (r.a)’in cenâzesinde, Abdullah İbn-i Abbas, Saîd bin Müseyyib ve Ebû Hüreyre (r.a), bulunarak arkasından ağlamışlardır. Hattâ Ebû Hüreyre gözyaşları içinde:

      “-Ümmetin en büyük âlimi öldü!”diyerek, Onun, Medine ve İslâm alemindeki yerini ve değerini açıkça ortaya koymuştur.

Abdullah îbn-i Abbas (r.a)’da büyük bir teessüre kapılarak günlerce üzüntü içerisinde oturub ağlamıştır. Şair sahabi Hassan bin Sabit ise ona mersiyeler yazmıştır.

Zeyd bin Sabit (r.a)’in hanımları ve âile bireyleri son derece değerli ve yüksek idi. İlk zevcesi, el-Mücellil bin Abdullah el-Âmir’nin kızı Ümmü Cemil ile evlendi Ümmü Cemil, kudame-i sahabiyeden olub eskiden beri Müslüman olmuş, Muhacirinedendir. Mekke’de iken inançlarından dolayı kendisine ve ilk kocası Hâtıb bin el-Hâris el-Cumahi (r.a)’na müşrikler tarafından yapılan işkencelerden dolayı Habeşistan’a hicret etmişlerdi.

Habeşistan’da iken ilk, kocası Hâtıb bin el-Hâris el-Cumahi (r.a)’dan, Muhammed ve el-Hâris adında iki tane erkek çocuğu dünyaya geldi. Daha sonra kocası Hâtıb bin el-Hâris (r.a), Habeşistan’da iken vefat edince bu muhterem hanımefendi dul olarak tek başına iki oğlu ile beraber Medine-’ye geri dönmek zorunda kaldı.

Ümmü Cemil (r.a), Medine’de gelince Zeyd bin Sabit (r.a) ona talibli oldu ve onunla ile evlendi. Ümmü Cemil’in yetim kalan iki oğlu Zeyd bin Sabit (r.a)’ın terbiyesi altında yetiştilar. Zeyd’in Ümmü Cemil’den Said isminde bir erkek çocuğu oldu. Zeyd’de Ebû Said künyesiyle künyelendi.

Zeyd bin Sabit’in Ümmü Cemil’den başka Uhud Şehidi Sa’d bin Rebi’nin kızı Ümmü Sa’d Cemile ile evlenmiştir. Bu hanımefendi babası Sa’d’ın şehadetinden sonra evleninceye kadar başta Resûlullâh ve Hz.Ebû Bekr’in himayelerinde yetişmiştir. Ümmü Sa’d (r.a), Zeyd bin Sabit (r.a) bundan sonra Ebû Harice olarak künyelendiği Harice isimli çocuğunu, Süleyman’ı, Yahya’yı, Umare’yi, İsmail’i, Esad’ı Ubade’yi, İshak’ı, Hase-ne’yi, Âmre, Ümmü İshak ve Ümmü Külsüm isimli çocuklarını dünyaya getirmiştir.

Zeyd bin Sabit (r.a), üçüncü olarakta Evs bin Muâz’ın kızı Amre ile evlendi. Amre bint-i Evs, bin Muâz (r.a)’danda İbrahim, Muhammed, Abdurrahman ve Ümmü Hasen isimli çocuklarını dünyaya getirdi.

Ayrıca Zeyd bin Sabit (r.a)’ın; Zeyd, Abdurrahman, Ubeydullah, Ümmü Külsüm, Suleyt, İmran, el-Hâris, Sabit, Safiyye, Kureybe ve Ümmü Muhammed adında çocuklarının olduğu da söylenir.

Toplam olarak Zeyd (r.a)’ın on yedi erkek, sekiz tane kız olmak üzere yirmi beş tane evlâdı olduğu söylenir. Bunların her biri, ve, onların çocuk-ları dahi, daha sonra çeşitli dinî sahalarda büyük hizmetler yapmışlardır. Oğullarından Hârice bin Zeyd, bin Sabit, Fukahâ-i Seb’a’dan biri olmakla meşhur idi. Hadîs alanında, çocukları ve onun torunları kaynak olarak kabul edilmekte idiler. 19

Salim bin Abdullah’dan:

“-Zeyd bin Sabit (r.a)’in vefât ettiği gün, Abdullah İbn-i Ömer ile beraberdik. Ben: Bugün insanların âlimi öldü!”dedim.

Abdullah İbn-i Ömer de şöyle dedi: Allâh bu gün, ona rahmet etsin. O, Ömer’in hilâfeti zamanında en büyük âlim idi. Ömer, halkın ileri gelenlerini çeşitli yerlere göndermiş, ve onları kendi görüşleriyle fetva vermekten men etmişti. Zeyd bin Sabit ise Medine’de durur, Medine halkına ve civardan gelenlere fetva verirdi!”

Said bin Müseyyib’den: Zeyd bin Sabit’in cenazesinde bulunmuştum. Zeyd (r.a), kabre konulduktan sonra Abdullah İbn-i Abbas: Ey ahali! İçinizde ilmin nasıl kaybolduğunu öğrenmek isteyenler varsa görün! İşte ilim böyle kaybolur. Vallâhi bu gün şu cenaze ile bir çok bilgi de defnedildi!”dedi.

Ammar bin Ebû Ammar’dan:

“-Zeyd bin Sabit öldüğü zaman evin gölgesinde duran İbn-i Abbas’ın yanına varıp oturduk, İbn-i Abbas (r.a): İlim işte böyle kaybolur! Bugün epeyce bilgi de defnedildi!”dedi.

Başka bir rivâyette de: Abdullah İbn-i Abbas’ın, eli ile kabrine işaret ederek; şöyle dediği nakledilmektedir.

İlim işte böyle kaybolur. Hiç kimsenin bilmediklerini bilen biri ölür böylece bildikleri de onunla beraber mezara gömülmüş olur!” Zeyd bin Sabit (r.a)’ın kabri, Medine de Cennetü’l-Baki dedir.

Şübhesiz ki, en doğrusunu Allâh bilir. Allâh, onlardan razı olsun.

Bu İçeriğe Tepki Ver (en fazla 3 tepki)



Facebook Yorumları